Şubat 19, 2015

Bakir (Sinopsis / Film Öyküsü)

Bakir

Mahmut Celal, 29 yaşında, üniversite mezunu. Üniversitede ve diğer hayatında sosyal ortamlara girmemiş/girememiş ve “günaha” bulaşmamış bir genç. Yani hiç içki içmemiş, hiçbir kadınla birlikte olmamış, hatta muhabbetini bile yapmamıştır. Üniversite yaşamı boyunca tarikat yurdunda kalan M.Celal, o süre içinde tüm namazlarını eksiksiz kılmış, dinî sohbetlere katılmış, zikir gibi ayinlere de katılmıştır.

Mahmut Celal’in annesi ve babası da tarikat mürididir. Üniversitedeki tarikat ortamından çıktıktan sonra aklına günah/vesvese gelmeye başlayan M. Celal, geçmişinden utanmaya ve onu gizlemeye çalışır girdiği yeni ortamlarda. M. Celal, kabuğunu kırmaya çalışır; ancak çekingenliğini aşamaz bir türlü. Yabancısı olduğu bir konu açıldığında kızarır, aşağılandığını düşünür. Kimseye söylemese de sırf bu nedenlerle iş değiştirir. Yani çevresini sıfırlamak için. Kızlarla konuşurken eli ayağı bir birine dolanır. Çekici bir kadın gördüğünün akşamında o kadını düşünerek mastürbasyon yapmaya başlar. Bu eylem geçici bir çözüm olabilir ancak.

Namaz kılmadığı ve hatta bazen cünüp gezdiği için kendini kirlenmiş gibi hisseden Mahmut Celal’in son işyeri, bir bankadır. Kendisini kirli hissetmekte; fakat böyle yaşamaya alışmaktadır. İş çıkışında arkadaşlarıyla kahve vs. içmeye çıkarlar. Arkadaşları üniversitedeki kız ortamından vs. bahsederler. M. Celal de yalan söyleyerek sohbete katılır. Arkadaşları hiç ilişkiye girmemenin saçma bir şey olduğunu, onların nasıl evleneceklerini anlayamadıklarını söylerler. M. Celal gerilir. Haftasonu bir barda felekten gece çalmak üzere sözleşirler.
Mahmut Celal hayatında hiç alkollü içki içmemiştir. Onların yanında rezil olmamak için bir gün önceden bir bara gider. Burada çekinceli davranır. Bir bira içince rahatlar. İkinci birayı da söyler. İyice gevşemeye başlamıştır. İçki konusunda rahatlamıştır; ancak aklına cinsel ilişki ihtimali gelmeye başlar. Telefonunu açar ve arama motorundan eskort (fahişe) bakmaya başlar. Bardan çıkınca aldığı numaraları arar ama hiçbiri yanıt vermez. Yalnızca birisi (Fidan) otele gelebileceğini söyler.

Fidan ve M. Celal otel önünde buluşur. Aracı (pezevenk) da uzaktan takip eder. Fidan’la odaya giren M. Celal sarhoş olduğu için ilişkiye girmeyi başaramaz. M. Celal bir kez daha denemek için ısrar eder. Fidan, M. Celal sarhoş olduğu için direkt reddetmez ve  “daha sonra deneriz,” diyerek geçiştirir.
Bir gün sonra Fidan’ı arar ama Fidan onu tersler.

Arkadaşlarıyla planladıkları gibi eğlenmeye giden M. Celal, içki konusunda biraz daha rahat olduğu için eğlencelidir. Arkadaşları bir kızın ona baktığını söylerler. İlk içkisi bitmiştir ve geçen geceki kötü deneyim aklına düşmüştür. Çekinir. Kızı beğenmediğini söyleyerek olaydan kurtulmaya çalışır.

Bardan çıktıktan sonra şirket hattıyla Fidan’ı arar. Yeni bir müşteriymiş gibi gider. Buluştuklarında Fidan ilk başta tanıyamaz ama soyunurken onu hatırlar. Göz göze geldiklerinde Mahmut Celal, Fidan’ın üzerine atlar. Fidan bir vesileyle bıçağı çıkarır, gürültüyü duyan aracı da odaya girer… M. Celal, kendi elindeki bıçağı Fidan’a saplar, tekme yapıştırdığı aracıyı da yere düşürerek oradan kaçar. Aracı da başının belaya girmemesi için 112’yi arayıp oradan uzaklaşır.

Mahmut Celal ne yapacağını bilemez. Sabaha kadar internetten kızla ilgili haber olup olmadığına bakar. Kız yoğun bakımdadır ve hayati tehlikesi devam ediyordur. Sabah olduğunda annesine bankada faiz düzeninde çalıştığını, şehir hayatının insanı hep günaha soktuğunu söyler. Annesi şaşırsa da memnun olur. Bir süre arınmanın ona faydalı olacağını düşünür. Babasıyla da konuştuktan sonra onu Osman adında bir hocaya gönderirler. Osman da aşırı bir tarikat olan Derdbent tarikatına yönlendirir M. Celal’i.

Bu arada Fidan’ın ölüm haberi duyulur.

Mahmut Celal günahkâr olduğundan dolayı başına bu felaketlerin geldiğini düşünerek tarikatın sıkı bir müridi olur. Kapısında kul olur adeta şeyhinin. Birkaç haftayı bu şekilde atlattıktan sonra bir gün polisler tekkeyi basıp Mahmut Celal’i alırlar. Orada da arbede çıkar. Mahmut Celal karakolda hiç konuşmaz.

Mahmut Celal, mahkemede, hak yola çağırmak için Fidan’ı aradığını ve Fidan’ın bu tebliğini terslediğini ve hatta dine hakaret ettiğini ileri sürer. Dersini vermek için yanına gittiğinde ise bıçak çektiğini ve nefsi müdafaa yaptığını söyler.

M. Celal, mahkeme çıkışında basın görevlilerine pişman olduğunu belirterek şunları söyler: “Her şeyin bir olgunlaşma süreci varmış. Gördüm. Buna Allah’tan başka kimsenin müdahale etmemesi gerektiğini anladım. Nefsime yenildim. Pişmanım tabii ki.”

Emrah Özdemir

Bu proje tasdix'lenmiştir. Senaryo veya tretman isteyen ilgililer burayı tıklayarak talepte bulunabilirler.

Zaman Damgası Özet Değeri = 59 2c db a5 2f c1 f4 23 04 ad 19 ce cb 9b c8 b6 21 e8 b1 cd a8 72 13 27 b7 86 14 42 19 d2 ce 56

Ocak 30, 2015

Senaryo > Duran - Film Öyküsü (Sinopsis)


Duran… Her türlü belada, kavgada, didişmede hep geride durmuş; hep seyreden olmuş 30 yaşlarında şehirli, orta sınıfa mensup bir adam. Yalnız yaşar. Yüzde yüz emin olmadan söz almaz, parmak kaldırmaz, fikir belirtmez. Yüzde yüz emin olduğu da vaki değildir pek. Tüm bu edilgenliğine karşın, hemen hemen her şeyi eleştirir; ancak bunu da sosyal medyadan yapar. Her şeyi, tüm olasılıkları önceden kestirdiğini düşünür. Duran, herkesin dönüp dolaşıp varacağı noktada durandır kendince.
Yaratıcı beyni ile uyuşuk vücudu arasında sıkışmışlıktan kurtulamadığı için psikiyatra gitmek zorunda kalan Duran’a doktor antidepresan yazmıştır. Aldığı antidepresanın etkisiyle sanrılar gören Duran, televizyonun içine girmeye başlar. Duran, yarışma programlarında, konuşma gösterisi (talk-show) programlarında, filmlerde televizyonun içine girerek kendince olması gerekeni canlandırır. Bu sanrılardan olağanüstü derecede haz aldığını hisseder.
Film, bir sanrının izleyiciye gerçek olduğunu (birkaç önseme olsa da) düşündürerek uyuşuk, tembel modern hayatın varacağı noktayı (biraz abartıya kaçarak) gösterir.
Bir talk-show programından başlayan kesintisiz sanrılar yine talk-show programıyla final yapar.
Duran, yazdığı senaryoları, program önerilerini yapımcılara gönderir; ancak cevap veren dahi nadirdir. Bir gün bir yapım şirketinden kallavi bir yanıt alır. Yazdıklarına tek tek eleştiriler ve ince değerlendirmeler yapıldığını görür. Aslında cevap yazan yapım şirketinin bir yetkilisi değil, alelade bir stajyer olan Şeyma’dır.
Duran, unvanını bilmeden Şeyma’yla uzun süre yazışır. Şeyma’nın gerçekte yetkili olmadığını öğrenen Duran’ı bu durum bir kez daha yıkar. Fakat Şeyma senaryonun son hâlini yapımcının masasına iliştirmiş ve yapımcı senaryoyu okuyarak Duran’a ulaşmıştır.
Küslüğün bitmesiyle birlikte çalışan ikili, piyasaya uygun bir senaryoyla film dünyasına girerler. Başarı da gelmiştir. Duran’ın başlayacak yeni dizisi de vardır. Hafif meşrep kadınlarla birlikte olmaya, aşkı unutmaya başlamıştır.
Yaptığı kişiliksizleri fark etmesi ve bundan utanması zaman alır Duran’ın. Bunu fark ettiğinde tekrar bunalıma giren Duran, çıktığı televizyon programında yönetmen asistanı olarak çalışan Şeyma’ya yalvarır. Canlı yayında diz çökmüştür. Hatta yazmayı bırakmayı bile teklif eder; birlikte yazacakları ve oynayacakları kitapta çalışma teklif eder Şeyma’ya.
Sanrılarında dahi bir yükselen bir alçalan Duran’ı normalleştiren antidepresanlar mı, aşk mı, “insan içine girmek” mi veya para kazanmak mı; hiçbir zaman bilinemeyecektir. Finalde o yaşadıklarının sanrı olduğu gösterilir. Gösterilen, konfor düşkünü bir uyuşuğun risk almadan haz alma çabasıdır. Şeyma da hiçbir zaman açılma cesareti gösteremediği sıradan bir kızdır aslında. Rüya biter ve gündelik hayatına devam eder Duran. Halbuki hayat, alınan riskler ve yaralardır.
Bu proje tasdix'lenmiştir. Senaryo veya tretman isteyen ilgililer burayı tıklayarak talepte bulunabilirler.
Zaman Damgası Özet Değeri = 1a 02 a1 83 47 83 c4 3d 84 27 e6 b2 db eb 3b 9b 79 85 d0 85 80 dc 46 5e 1a c7 0c 9a 9b 6a 5f fc

Kaynaklar:


Ocak 06, 2014

Paranoyak (Bölüm: 2)

(II)
DÜŞÜK TANSİYON
Tırnak uçlarını hızla masaya vurarak müzikalitesi olmayan bir tempo sağlıyordu. “Tırım tırım tırım”… Elindeki verileri daktilo ediyordu sanki. Belki de bir gerilim tınısı veriyordu bu anlamsız sahneye ya da tansiyonu düşük bir cinayete tazyik vermeye çalışıyordu. Sıktığı yumruğunu masaya iki defa vurdu ve duraksadı. Şarkının finalini vurmalılarla yapıverdi. Derin bir “offf” çekti ve düşünmeye devam etti.
Mesele adli bir olay olmaktan çıkmıştı artık: maktul belli, katil belli, kayıtlar ortadaydı. Gelgelelim, sebepsiz cinayet olur muydu hiç? Raci Başkomiser’in şahsi merakı, olayın adli boyutunun üzerinden geçeli çok olmuştu.
Kapı çalındı. Gir, denilmesini beklemeden kapıyı açan kişi Komiser Samet’ti.  Samet, doksan derecelik bir açıyla vücudunu belinden büküp kafasını içeri uzattı:
“Amirim, müsait misin?”
“He, he müsaitim, gel.”
Yüzündeki nur, belli ki cehaletin verdiği bir saflıktan kaynaklanıyordu. Henüz şekil verilmemiş bir oyun hamuru gibiydi suratı.
“Yok bir şey, değil mi?”
“Yok galiba.”
“Galiba mı?”
“Var da işe yarar gibi görünmüyor amirim. Moloz işte.”
“Dikkatini çeken bir şey yok mu yani?”
“Kitap, dergi filan var. Ama komünist dergilerden pek görmedim.”
“Bu merak beni oturtmayacak. Gel, beraber bakalım bir. Bu işte bir iş var; yani olması lazım en azından. Sokakta adam öldürülür mü lan sopayla?”
“Amirim öldürülmez de…”
“Bırak şimdi de’sini… İnsanın başına ya meraktan... Neyse, hayırlısı artık.”
Başkomiser Raci, sandalyesinin kolçağını kavramış, kıçını kaldırmış ve “hadi” diyordu ki yeniden oturdu. Onunla beraber kalkmaya hazırlanan Samet’e döndü ve “Alkan yok mu ortalıkta?” diye sordu.
“Dışarıda hava alıyordu amirim, gelir şimdi.”
Yasaklar dilde de etkisini göstermekteydi. Sigara içiyor, denilmezdi. “İyi, alsın madem,” deyip düşünmeye başladı Raci.
Bu Tarık denilen çocuk kimdi? Niçin “Siz daha iyi bilirsiniz?” dedi? Hiç irtibat kurmadığı, hiçbir hasımlık veya yakınlığı bulunmadığı Hakan’la ne yaşamış olabilirdi? Raci düşünüyor; ancak düşüncelerinin dehlizlerinde herhangi bir ipucuna rastlayamıyordu.
Raci, olayın aydınlığa kavuşması için çırpınan bir idealist gibi gözüküyor olsa da duyguları basbayağı bireyseldi. Şahsi merakının yanı sıra kendini kanıtlama dürtüsü bu yeni büro amirinin atılganlığının gerçek nedenleriydi. Hâlbuki dışarıdan öyle mi görünüyordu? 
Karşısında oturan, ikircimli davranışlarına pek alışkın olmadığı amirini süzmekte olan Samet için biraz öyleydi. Samet, Raci’nin -anlam veremediği- bir hırsa büründüğünü de düşünmekteydi. Son tahlilde, anlam veremeyişi ‘rüşdünü ispat etme’ hırsı olarak da evrilebilirdi. Nitekim, yine öyle açıkladı zihninde. Ne de olsa, kendince psikanalitik çıkarımlar yapmaktan da hazzederdi. 
“Amirim, çayınız çorbanız da yok ya.”
“Olmaz mı hiç? Git, bana da getir madem.”
“Amirim, getiririm de Tekin’e getirtseniz daha iyi değil mi? Dosya mosya inceleme bahanesiyle…”
“Ya şu malla muhatap etme de getir işte.”
“Sen de haklısın amirim.”
Samet, tek hamleyle masanın üstünde duran kupayı alıp hızla kalktı. Tam kapıyı açmıştı ki Alkan oracıkta belirdi. Alkan “N’apıyon panpa,” diye selamlarken, Samet de ona çay içip içmeyeceğini sordu. “Sağol, yeni içtim.” diye kestirip attı o da.
“Amirim, gelebilir miyim?”
“Gel, gel. Ben de seni bekliyordum.”
Alkan, Raci’nin karşısına oturduktan sonra “Amirim, bekliyorsun da…” dedi ve duraksadı. Bitmemiş gibi görünen cümle aslında sonuna gelecek kara haberi da’sıyla açık etmişti.
“Boşa bekliyorsun, diyorsun yani.”
“Tam öyle değil de…”
“Oğlum konuşmayı da unuttunuz lan! Söyle, ne? Değil de, ne?”
“İşte dağınık şeyler.”
“Öyle de… Böyle de… Değil de… Adam gibi konuşsana lan! Panpa ne oğlum, lise bebesi misin sen?”
“Şaka olsun diye şe’etmiştim abi.”
“Hep Tekin dangalağının işleri bunlar, bilmiyor muyum sanki? Her neyse, ne öğrendiysen doğru düzgün anlat bakalım; ama fazla şe’etmeden, ha! Dağınık mağınık, toparlarız belki.”
Elleri dolu olan Samet, kapıyı dirseğiyle açmaya çalışıyordu ki kapının zorlandığını fark eden Alkan, kalkıp kapıyı açtı. Samet’in kolunun boşa çıkmasıyla, kupadaki çaydan bir dudak payı daha dökülüverdi. 
“Amirim, var mı bir ipucu? Kaçırdım mı bir şey?”
“Yok lan, daha girmedik konuya. Gel de bebenin psikolojik analizini yap bakalım.”
“Estağfirullah amirim.”
Samet, çayı masaya bıraktıktan sonra Raci’nin gözüne baktı. Göz göze geldiği Samet’in teşekkür beklediğini düşünen Raci, hiç âdeti değilse de “Sağol,” dedi ve sonuna iğnelemesini de eklemeden edemedi: “Panpaaa!”
Raci, çayını yudumlarken kaş altından da Alkan ile Samet’e bakıyordu. “Ötün bakalım!” Samet söze girdi: “Dedim ya, bende bir numara yok amirim.”
Ağzına kadar dolu olan alt çekmeceyi açtı, spiral ciltli bir ajandayı çıkardı. Düzenli not tutmayı sevmediği için spiral ciltlileri tercih ederdi. İşi bitince karaladığı sayfaları koparır, ajandayı tekrar çekmeceye sokuştururdu. Çayından bir yudum daha aldıktan sonra, her zamanki gibi, ajandayı ortasından açıp Alkan’a “hadi” dercesine başını salladı.
“Amirim, çocuğun örgüt, parti, dernek, öğrenci topluluğu filan işleri olmazmış. Siyasi görüşünü ben anlayamadım. Bilmiyorum, sen anlayabilir misin? Tarık’a göre, Turgut Özal terörü önleyecek diye öldürülmüş mesela.”
“Çok var lan öyle düşünen, ne var bunda anlamayacak?”
“Devamı da var abi. Bu adam, Amerika Turgut Özal’ı terörü bitirecek diye öldürdü, diyormuş. Deniz Gezmiş’i de Amerika öldürdü diyormuş. E, bu Deniz Gezmiş terörist değil mi amirim?”
“Solcu işte, ne bileyim. E, başka?..”
“O tarz şeyler işte amirim.”
“Sen kiminle konuştun bunları?”
“Emin miydi, Emir miydi; öyle bir şeydi. Arkadaşıymış.”
“Nerede konuştunuz?”
“Fakültenin kantininde. Biraz gürültülüydü gerçi…”
“Dışarı çıksaydınız…”
“Soğuktu amirim.”
“Soğuktu… Hıı… Soğukmuş; lan bırak! Kızları kesip geyik yapmışsın işte. Ne maval okuyup duruyorsun? Lan oğlum… Alkan, iyisin hoşsun da şu saçma sapan hareketlerin beni katil edecek, haberin olsun.”
“Yok amirim.”
“Yok deme de başka bir şey var mı, onu söyle.”
“O çocukta bir şeyler var bence amirim. O yüzden kartımı verdim, buraya gelecek.”
“İyi, gelsin.”
Önemli bilgiler edineceğini düşünerek kalem-kağıtla teyakkuz halinde bekleyen Raci’nin hevesi yine kaçmıştı. Samet’e dönerek, “Onu da akıl edeceğinden değil, kızlara hava atmak için çıkarmıştır kartvizitini.”
“Ayıp ediyorsun abi.”
***
“Siz daha iyi bilirsiniz,” demek suretiyle susma hakkını kullanan (!) zanlı Tarık’ın bu cinayetle bağını çözememişlerdi; ancak Başkomiser Raci için bir insanın içdünyasına girme vakti gelmişti. Tarık’ın evine kendisi gitmeye karar verdi.
“Ben Tarık’ın evine gidiyorum. Çağırın, Mehmet Ali de benimle gelsin. Ha, Ayşegül’e söyleyin, resmî işlemleri halletsin bu arada. Bir de Alkan’ın söylediği çocuk gelince, bana haber verin.”
Amirlerinin ne yapacağını anlamayan Alkan’la Samet birbirlerinin gözlerinden bir mana çıkarmaya çalışırlarken, Raci söze girdi:
“Tamam mı?”
“Tamam amirim.”
(Devam edecek)

Aralık 16, 2013

Hikaye: Show Must Go On!..

Baba yadigârı emektar silahın namlusu, tüm soğukluğunu şakağımdan göz yuvalarına kadar hissettiriyor. Namlunun soğukluğu muydu, yoksa ölümün mü; bilemiyorum. Ürperiyorum. Hayır, hayır… Adamakıllı titriyorum… Korku değil bu, eminim. Hem neyden ve niçin korkacakmışım? 
Madem öyle, şöyle havamızı bulalım. Şov must go on! Söyle bakalım Freddie. Evet, bu! Makyajımı silip, silkinmeyelim. Bu derece soğuk olmamalı bu son.  I must be warmer now!
Mektup mu yazsam zavallı halimle? Olabilir, neden olmasın... Kalem neredeydi? Hah...
Ben Sırrı… Sırrı kendinden menkul bir mahluk…
1972 yılında -niye geldiğim konusunda hâlâ zerrece fikrim yok- bu yerküre üzerinde ilk kez soluk almaya başladım.
Çilekeş, derbeder, emektar, garip gibi birçok nitelemeyle ifade edilen bir çevrede büyüdüm. Fiyat etiketinin kıyafet tercihlerinden müzik zevklerine kadar belirleyici olduğu sosyoekonomik bir coğrafya. Başlıca geçim kaynakları, bilumum kayıtdışı sektörler olan bir coğrafya…
Aklınıza gelebilecek onlarca neden yüzünden sürülmüş öğretmenlerin zoraki  ders verdiği öğrenciler olduk. Öğrenci miydik, kürek cezası mıydık; belli değildi doğrusu.
Her neyse işte… Bir şekilde liseye kadar bitirdik… Sonra sağda solda iş tutmaya başladık.
20 yaşına gelince devlet baba, buralarda bir evladı olduğunu hatırladı da askere aldı bizi. 18 ay yapacağız diye gittiğimiz askerlik devam ederken 15 aya da düştü ki değme keyfimize. Az biraz saz çalmayı da öğrendik orada. Sağolsun, Orhan tertip öğretti bize tellere nasıl dokunacağımızı.
Askerliği bitirdik… Sonra… Ankara’ya taşındım tek başıma. Siteler’de mobilyacılık yapmaya başladım. Bir süre sonra tırnak aralarında kimliğim oluveren mobilya boyalarıyla derme çatma sazımın tellerine dokunmaya başladım. Beste filan yapmaya çalıştım. Bana kalırsa iyiydi de kime duyuracaktım?
Gazetelerde filan denk gelmiştim değişik başarı hikayelerine. Kaleminden hayrı bir şeyi yokmuş, ünlü yazar olmuş. İki günlük azığı ve sırtında sazından başkaca yükü yokmuş da meşhur bir sanatçı oluvermiş. Tonlarca varmış böyle hikaye.
Sosyal devletinden veya cefakar ailesinden torpil bulamayan bir bahtsızdım ben de. Kaderden başka sığınacak bir limanım da yoktu açıkçası. Fırsat eşitliği diye bir mefhumla tanışma şerefine nail olamasak da bir altın gol umudumuz vardı hâlâ. Olmamalıydı belki de.
Velhasılıkelam, işi bıraktım ve tüm hatlarımla saldırmaya başladım. Kapı bilmez, yol bilmez bir naçar olarak bir yandan bestelerimi dinletebileceğim bir plakçı arıyordum, bir yandan da sahne alabileceğim bir mekan umuyordum.
Gerisi uzun hikaye… Çocuklukmuş hepsi… Daha faza teferruata girmeyelim. Sadede gelecek olursak, o başarı hikayelerinde kendime bir yer bulamadım. Ne nota biliyormuşum, ne sahnede cazibem varmış. 
Gel zaman git zaman sahne almayı umduğum o barların birinde güvenlik görevlisi oldum. Ha, evlendim üstelik. Üç sene önce terk edilmiş olsam da.
Çat pat dil öğrendik, rock müzikle filan tanıştık; ama gene barın önünde bekledik… Bu Mersin denilen şehre geldik…
Elimizi tutan olmadı belki; ama şimdi o boş ellerde tabanca var şimdi… 
Ah anam, gariban anam… Hep iyiliğimi istedin, ama olmadı be!
Sahi, sen niye hep iyiliğimi istedin ki sanki? Şu an’ı zorlaştıran senin bu saflığın mı acaba?
Ooofff! Yine yapamayacağım! Biri filan bulur şimdi. Yakayım şunu. 
Oğlum Sırrı, ne yapıp edip kaza süsü vermen lazım gidişine. Çilekeş anana bunu yapamazsın!
* * *
Kendisiyle son kez baş başa kaldığında içinden geçirdikleri bunlardı Sırrı’nın. Bir hafta boyunca arkadaşlarına otomatik vitesli araçları kullanırken sorun yaşadığından dem vurdu.  Bazen fren yerine gaza bastığını söylüyordu. Arkadaşları ona, alışırsın, diyorlardı. “Alışmak, peh!”
Bir cumartesi akşamı, müşterisinin arabasını park etmek için teslim aldı. Karanlıkla kızıllığın buluştuğu hava, elim bir yangına çalıyordu. Park yerine gitti ağır ağır. Zamanının geldiğini düşünüyordu. Adımları sessiz bir iz bırakıyordu geride kalan dünyaya. Umutsuzluk, kırılganlık, arzusuzluk vaat eden geride kalan karanlığa. Yaşayamadıkları, yaşamışlıkları yanında ‘kahir ekseriyet’ unvanını kibirle taşıyor gibiydi. Yürümüyor, sürükleniyordu.
Kontağı çevirdi. Etrafta kimse olmadığından emin olduktan sonra uçuruma sıfırladı otomobili. Son bir sigara kıyağını da yapmalıydı kendine. “Sigara içmek öldürür”, ne de afili, değil mi? Ya eşitsizlik, düşkırıklığı, umutsuzluk?... Onlar da öldürmez miydi? Öldürmezdi belki; ama bu ucube türkünün sonunu beklemek istemiyordu Sırrı. Belki de haddini aşmıştı hayattan dilekleriyle. Kimseye de etmiyordu şikayet. Bu anlamsız senfoniyi acıklı bir ıslıkla sonlandırmaktı tek niyeti. Korkunç bir sonsuzluğu sondan bir önceki kez Akdeniz’e bakarak içine çekti. Denizsiz memlekette yetişenlerin çoğu gibi deniz ona korkunç bir sonsuzluk bildiriyordu. Son kez baktı tarihin kadim denizi Akdeniz’e. Savaşlar, korsanlar, nice cihangirin uğruna kanlar döktüğü bu denize mağlup bir kumandan gibi bakmıyordu. Yaşamı boyunca hiç savaşamamış, hatta hiç denizlere açılamamış bir kaptan gibi bakıyordu. Çağ, savaşamama çağıydı çünkü.
Annesi geldi aklına. “Vah!” çekmesiyle aklına günah bir fikir gelmiş gibi “tövbe tövbe” demesi bir oldu. Gazadan döndürecek bir düşünceydi bu aklındaki. Merhametti belki de. “Allah’ım, sen biliyorsun ya,” dedi ve dörtte üçünü içtiği sigarayı pencereden fırlattı. “Fazla düşünmeye lüzum yok, nasıl olsa bu ışıltı parlamaya, bu yalan dünya dönmeye devam edecek.”
Beylik laflara karnı toktu. “Hadi bakalım,” dedi ve fren yerine gaza basarak denize uçtu. İstediği gibi olmuştu. 
İntihara meyilli olduğunu kimsecikler de bilmiyordu. Doğumuna anlam veremediği hayatı kaza kisvesiyle terk edebilmişti.
Uçurumdan denize doğru düşerken, Ağzından çıkan son sözler de “Show must go on!” olmuştu Sırrı’nın.
Bu tükenişine suçlu bulamamıştı: Devlet başımızda olmalıydı, ailesi cefakardı, -dindar değildi belki ama- haşa Allah’a da asilik edemezdi… Velhasıl, kimseye etmiyordu şikayet.
Sırrı, “Fren yerine gaza bastı” başlığıyla üçüncü sayfada haber oldu iki ertesi gün.  Çeyreği görünen soğuk mühürden belliydi vesikalık fotoğrafının kimliğinden alındığı. Fotoğrafındaki donuk gözleri sağ tarafına doğru yöneliyordu hafifçe. Ukde taşıyordu sanki, ikinci sayfadaki magazin haberlerine bakarak…
Ve dediği gibi, şov devam ediyordu…

Aralık 13, 2013

Paranoyak (Bölüm: 1)

(I)
ANLAMSIZ BİR SORUŞTURMA

Cinayet bürodan Başkomiser Raci bir kez daha soruyordu:
-    Adamı delirtme de doğru dürüst cevap ver. Hakan’ı neden öldürdün laan?
Bu defa ilk ikisinden daha hiddetliydi. Tarık’ın donuk gözleriyle temas kursa da hiçbir canlılık belirtisi alamıyordu.
Tarık, hiç suçlu gibi davranmıyordu. Oldukça soğukkanlıydı. Davranışlarında hiçbir tereddüt yoktu. Aynı soruya, üçüncü defa “Siz daha iyi bilirsiniz,” cevabını verdi.
Aynı lisanı konuşmuyorlardı sanki. Başkomiser çok basit bir soru sorduğundan emindi. Cinayeti işleyenin, karşısında oturan esmer genç olduğu da sabitti. Neden öldürdüğüne anlam veremiyordu bir türlü. Bu seyirle, öğrenmesi mümkün de görünmüyordu. Ya çocuk gerizekalıydı ya da çok gizli bir şeyler vardı. Belki de seri katildi.
Aynı özgüven Tarık’ta da mevcuttu. Öldürdüğü adamın kim olduğunu onların daha iyi bilmesi lazımdı. Ona göre Başkomiser anlamazlıktan geliyor veyahut bu tarz bilgiler daha üst rütbelilerle paylaşılyordu. Ama, nasıl olsa haber gelir. Acele etmenin âlemi yok.
Raci tam elini kaldırıp okkalı bir şamar indirecekti ki Tarık’ın irkilmez sebatını gördü bir kez daha. Ya gizli bir iş varsa? Derin devlet filan… Ya da çocuk zihinsel engelliyse?.. Tarık’ın kulağını fazla asılmadan çekti. “Şimdi helaya gidiyorum. Ben dönene kadar aklını topla, adam gibi anlat. Yoksa günah benden gider,” dedi ve fazla sarsmadan iki kez vurdu yüzüne: “Tamam mı koçum?”
Tarık’ın yüzündeki sinir bozucu ifadede hiçbir esneme emaresi yoktu. Raci, öfkeyle kapıyı çarpıp çıktı.
Seri adımlarla geldiği bölüme bir hışımla daldı. O esnada, Facebook’ta yeni keşfettiği bir sayfadan komik görselleri Polis Memuru Erdal’a gösteren Komiser Yardımcısı Tekin, şaşkınca bakakaldı. Heyecanla telefonu da elinden de düşürdü ki canından parça gitti. Bir gözü büro amirinde, aklı ise düştüğü yerden alelacele aldığı IPhone’undaydı.
Kızgınca “Şu içerdekini bir araştır,” dedi Raci.
-    Tamam amirim. Bir problem mi var?
-    Mal mal bakıyor yüzüme.
-    İlk cinayetiyse…
-    Bak, o hiç aklıma gelmemişti.
-    Ne bileyim amirim, aklıma o geldi.
-    Senden biliyorduk am… Adamı günaha sokma da araştırın iyice. Psikolojik destek filan alıyor muymuş, örgütle filan bağlantısı var mıymış?
-    Tamam amirim.
Başkomiser konuşuyordu; lakin Tekin’in aklı düşen telefonundaydı. “İlk defa araştırıyoruz sanki,” dedi içinden. Daha 9 taksidi vardı IPhone’unun. Nasıl olsa bulgular gelecekti.
Raci, yine de kendini rahat hissetmiyordu. “Bilgiler gelene kadar elimizdekileri teyit edelim bir,” dedi. Hemen önündeki mavi dosyayı açan Tekin, “Tabii amirim,” dedi.
Erdal da Tekin’in zoruyla güldüğü resimlerden kurtulmanın rahatlığıyla, Başkomisere sordu:
-    Çay getireyim mi amirim?
Raci “Hey Allah’ım ya,” diye söylenirken kollarını açtı. “Biz neyle uğraşıyoruz, bunların derdine bak.”
-    İşine bak sen, işine.
-    Emredersiniz amirim.
Erdal duvarlara baka baka uyuşukça odadan çıkarken, Tekin isteksizce söze girdi: “Amirim.” Erdal’ın mıy mıy davranışlarına tiksinerek bakan Raci, bir anda dikkatini Tekin’e çevirdi: “Evet”.
-    Amirim… Bu Tarık, 1989, Merzifon doğumlu.
-    Hııı…
-    Liseyi Keçiören’deki Rauf Denktaş Lisesi’nde bitirmiş.
-    Hızlı hızlı, hızlı hızlı…
-    Gazi Üniversitesi Kamu Yönetimi son sınıftaymış.
-    Dernek, parti üyelikleri filan?
-    Hiçbir resmi kaydı yok amirim.
-    İdeolojisi, çevresi, ailesi…
-    İlk ifadelere göre, sessiz sakin bir çocukmuş… Memur çocuğu.
-    Alkan’la Samet nerde?
-    Alkan okuluna, Samet mahallesine gitti amirim.
-    O dediğim şeyleri araştırsınlar. Örgüt, ideoloji durumları. Gerekirse odasındaki kitaplara, CD’lere filan da baksınlar. Ruhsal tedavisi filan var mıymış? Olmasa da arkadaşları o tarz bir belirti olup olmadığını anlarlar. Bir de faili meçhul cinayetler var mıymış son zamanlarda? O tip yok, ama seri katil filan çıkar maazallah.
-    Olur amirim. Amirim bu arada, raporlu bir rahatsızlığı yok.
-    Peki. Maktulle ortak noktaları var mı peki?
-    Amirim… Şimdi… Maktul Hakan Selçukoğlu… 1979, Sakarya doğumlu. Nevşehir kütüğüne kayıtlı. Bir mağazada müdür yardımcısı olarak çalışıyormuş. Kendi işini kurmak için çıkmış oradan. Cebeci’de ikamet ediyor. Zararsız bir tip.
-    Bu iki adamın ne gibi bir ortak noktası olabilir arkadaş? Çalıştığı mağaza neredeymiş?
-    Abidinpaşa’da amirim.
-    Peki, istihbari bilgi var mı aralarında kontak kurabileceğimiz? Eski sevgili filan.
-    O da yok amirim. Hakan, evli. O konularda da mazbut olarak bilinirmiş.
-    Ne sikik bir olaymış bu arkadaş! Tövbe tövbe…
Raci Başkomiser arzu ederek -hatta ihtirasla- geldiği cinayet bürodan artık iyiden iyiye bunalıyordu. Büro amirliğine gelirken böyle mi ummuştu? Birbiriyle bağlantılı olayları çözümleyecek, olaylara geniş çerçeveden bakacaktı.
“Bir de şu vukuata bak! Alakasız olaylar… Karşımda mesai dolduran tipsiz Komiser Yardımcısı da cabası. Göndereyim savcıya ne hali varsa görsün, âlemin delisi ben miyim?”
(Devam edecek)